KolaycaYap.Com – Kolayca Yapılabilecek Herşey

Vestel & Milliyet Sanat Kahve Sohbetlerinde Bu Ay

Röportaj:  ASU MARO Bu sene yeni bir alan açtınız kendinize, bir mücevher markası kurdunuz. Nasıl gündeme geldi bu? Çizimle aranız iyi miydi hep …

Röportaj:  ASU MARO

Bu sene yeni bir alan açtınız kendinize, bir mücevher markası kurdunuz. Nasıl gündeme geldi bu? Çizimle aranız iyi miydi hep?

Öyle oturup profesyonelce müthiş şeyler çizebilen bir insan değilim ama hep kendi kendime bir şeyler karalarım ya da boyarım. Bu pandemi süreci bir farkındalık aslında benim için: Oynayamadığım sürede ne yapacağım? Ne yaratabileceğim kalıcı? Bu markanın hissiyatı öyle doğdu. Hem benim o dönemki yaşama sevincimden hem de kalıcı olma çabası, yok oluşa karşı bir direniş gibi. Hissettiklerime, düşüncelerime vesile olması için bir şey seçmem gerekiyordu. Normalde yazarım aslında, ama nedense oraya bir türlü gitmedi elim ve başladım çizmeye, düşünmeye, bu mücevherler çıktı karşıma. Aslında birazcık beni buna teşvik eden Dilara Karabay oldu, Simurg Inn’in yaratıcısı. Orada doğdu bu hikâye. Ben hep kaçıp giderim oraya, arınmaya, kendimi dinlemeye. Bir gün dedim ki “Sence ben bunu yapabilir miyim Dilara?” O da “Yaparsın, hem de öyle bir güzel yaparsın ki,” dedi. Ondan sonra ben ürettiklerimi onunla paylaştım, o da bana el verdi diyeyim. Ustasıyla tanıştırdı beni. Yoksa çok hırpalanabilirdim, Kapalıçarşı içerisinde yem olabilirdim kurtlara.

Siz çiziyorsunuz, ustaya yaptırıyorsunuz.

Evet, sadekârlığım yok henüz.

Ama niyet var anladığım.

Var, var. Sadekâr arkadaşlarım oldu benim ama acayip bir emek sadekârlık, mıhlayıcılık. Çok acayip bir zaman istiyor. Tam bir usta – çırak ilişkisi lazım. Birazcık daha sakin, daha zamanı bol bir hayat istiyor. Benim öyle bir vaktim yok şu anda ama bütün süreci onlarla birlikte yaşıyorum sayılır. Hayatımda hiç gitmediğim kadar Kapalıçarşı’ya gittim. Eskiden “Eminönü’nde yoksa, dünyada yoktur,” mottosuyla gezmeye giderdik en fazla. Beyazıt’ta okurken en büyük zevkim, Beyazıt’tan aşağıya yürümekti; Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, Cağaloğlu. Ama hiç bu kadar dükkân dükkân, han han, içlerine girip de dehlizlerini tanımamıştım.

Hangi malzemeleri kullanıyorsunuz tasarımlarınızda?

Şu an altın ve değerli taşlar, yarı değerli taşlar. Lüks mücevhere adım adım ilerliyorum diyebilirim aslında. Yolculuğu oraya gidecek daha doğrusu. Bir de birazcık daha satın alınabilir, ulaşılabilir bir koleksiyonumuz daha var, o da yaza çıkacak. Bronz üzerine altın kaplama, onda da yine taşlar var.

Taşlarımı da hep kendim seçtim, tasarımlarını kendim yaptım. O koleksiyonun da kendi içinde hikâyesi var. Çıkışımız Vanilla Sky, şubat ayında gelecek olan koleksiyon Deep Sea.

Bu isimlerin sizin için anlamı nedir?

Benim bakmaktan ve kendimi kaybetmekten en mutlu olduğum iki derin boşluktur gökyüzü ve derin deniz. Buradan yola çıktım. İki sayısının da hayatımda çok enteresan bir yeri var. İkizler burcu olmam bir yana hayatımda bir sürü ‘iki’lerim var topladığım, farkında olmadan. Bunu son gittiğim bienal sırasında Mardin’de keşfettim. Aslında iki yaşında olduğumu, ruhumun yaşam yolculuğunda yedi vadiden henüz ikinci vadide, arayış vadisinde olduğunu, bunun gibi birçok şeyi fark ettim, hatta Mardin’de tanıştığım Tacettin isminde, masalcı olarak da bilinen bir bakır ustası ile bunu uzun uzadıya konuşmuştuk. Tüm bu bilgi aklımın bir köşesinde öyle kalmıştır.

Diğer yandan çocukluğumdan beri benim için derinlikli ve spiritüel zamanlarda etrafımda kelebekler uçuştuğunu fark ederim. Kelebekleri hep çok sevdim hatta 17 yaşında ilk dövmemi kelebek yaptırmışımdır. Sonra 19 Haziran’da, kelebeklerin kozasından çıktığı bir dönemde doğduğumu öğrendim. Anlat anlat bitmez bunlar, hep birikmişti benim hayatımda. Sonra dedim ki bunların hepsi bir araya gelse acaba ne olur? Envaiçeşit mücevher kelebek gördüm hayatta ama bir tanesini bile alıp takmamışımdır. Çünkü hiç sevemedim. Dedim ki, “Acaba kendi kelebeğimi mi yapsam ben?” Ama bu sadece kelebek olmamalı; zıtlıkları, ikileri de tıpkı benim gibi içinde saklamalı. Kelebek de iki kanatlı, onun da bir görünen bir de görünmeyen yanı var. Bütün bu anlamların içerisinde dolaşırken bir form keşfettim. Form benim alametifarikam değil, aslında bildiğimiz bir form ama kelebeğimle bence müthiş birleşti ve modelleri tasarladım. Diğer koleksiyonda da denizin derinlikleri var. Deniz kabukları ve her birinin hikâyeleri.

Hikâyeleri siz yazıyorsunuz. Kitap da olurlar mı acaba?

Yok canım, o kadar haddimi aşmam. Hep bir hayalim vardı, bir gün yazabilmek ama nedense 40’ımdan sonrasını hayal ettim onun için. Kuvvetliydi edebiyatım okul yıllarımda, severim de yazmayı. Konuşmaktansa kendimi yazarak daha iyi ifade edebildiğimi düşünüyorum. O yüzden, belki ileride neden olmasın diyebilirim fakat hiçbir iddiam yok şu an ya da böyle bir tasarım da yok. Hayat ne getiriyorsa.

Peki, 35 için nasıl bir şey hayal ediyordunuz? Ona yakın bir yerde misiniz?

Hayatıma dair hiç hayal kurmuyorum ben.

Küçükken de mi kurmazdınız?

Kurardım. Şöyle, ileriye dönük hayal kurmuyorum diyelim. Hep bir sonraki basamağa doğru kısa vadeli hayaller. Bundan sonra ne yapıyorum, öyle biraz. Çünkü hayat öyle geliyor. Ben 16 yaşındaydım sakatlandığımda. O zamana kadar büyüdüğümde çok iyi bir balerin olacağım diye çalışıyordum, hatta okulum olacaktı. Hayat bir şekilde dedi ki, “Hayır, sen bunu yapamayacaksın.” Şu anda çok mutluyum hayatımdan ayrı mesele ama bir anda bir U dönüşü oldu işte. O zaman bu zamandır ileriye dönük hayal, “10 sene sonra böyle bir şey olsun, 35’im şöyle olsun, 40’ım bilmem ne,” demedim hiç. Ama tüm bu bakış açıma rağmen 35’im enteresan geldi yani.

Ne anlamda?

Suyun bu kadar bir anda derinleşeceğini hiç düşünmemiştim. Her şey bir anda haddinden fazla derinleşti sanki. Su altında gözlüklerinle yüzdüğünü hayal et, gidiyorsun gidiyorsun, bir anda bir kırığa gelirsin, yükseklik korkusu gibi. Öyle bir kırılma oldu benim hayatımda. Bir anda o kadar derin bir dünyanın içinde buldum ki kendimi ama o benim iç dünyam da olabilir, bilmiyorum.

“İç hesaplaşmamı yaptığım dönemdeyim,” demiştiniz. Nelerle karşılaştınız?

35’imde küçük bir sağlık problemim oldu. Onun sonrasında birazcık daha kendime döndüğüm bir dönem başladı. Ama akranlarımla konuştuğumda da hep bana dedikleri şu: “Biz de aşağı yukarı aynı dönemlerde bir vesileyle kendi içsel yolculuğumuza döndük.” Affetmek için ya da değişmek için önce anlamak gerekiyor ya, o zamana kadar anladığımı sandığım ama anlamadığım ne çok şey varmış, onu fark ettim. En büyük iç hesaplaşmam bu diyebilirim. Seni dinliyorum, seni anladığımı sanıyorum ama aslında anlamadığımı, 35’ten sonra fark ettim. Yani başka bir tamamlanma yolculuğu başladı benim için. Herkesi daha başka anlamak, daha başka bir saygıyla bakmak. Bakış açım daha da derinleşti böyle hissediyorum.

Ne güzel, bu bir mutluluk getirmiştir inşallah. Getirdi, getirmez mi?

Daha hafif hissediyorum kendimi. Ağırmışım. Daha doğrusu kendi kendime ağırlaştırıyormuşum hayatımı. Şimdi aslında yüküm daha ağır olmasına rağmen daha hafif hissediyorum.

Demin Kapalıçarşı civarında hiç gelmediğim kadar gezdim dediniz, sokakla bağınızdan da söz ediyorsunuz. Bu kadar ünlü olup yine de sokakta rahat edebiliyor musunuz?

Çok rahatım. Tramvaya biniyorum mesela, Kabataş’tan binip Nuruosmaniye’de iniyorum ve hiç de rahatsız edilmiyorum. Kendimi bir dünyanın içine sıkıştırmayı sevmiyorum ben. Çünkü dış dünyaya karışmazsam rahat edemem ki. İşimi de hakkıyla yapamam. Dört duvar arasında ne kadar ne üretebilir ki insan? Üreten dâhileri bilemem ama benim için daha çok dıştan içe gelişiyor mesele. Çok sevdiğim bir ahbabımın sözüdür, “Sokak adama omurga takar,” derdi, ben seviyorum sokakta olmayı. Sokakta evimde olduğum kadar özgür olamıyorum, başka insanların yaşayabildikleri birçok şeyi yaşayamıyorum elbette ama bu da mesleğimin beraberinde getirdiği bir paket.

Farklı bir şöhret profilisiniz. Gümüşlük’te de görüyordum, sabah termosunuzla, radyonuzla, köpeklerle beraber deniz kenarına yayılıyordunuz. Çok kendinize ait bir dünyanız var, değil mi?

Tek çocuk olmaktan herhalde, kendi kendime vakit geçirmeyi çok seviyorum ben. O yüzden de oyuncağım çoktur.

Nasıl oyuncak?

Bir sürü oyuncağım var benim. Hamurlarım var, kitaplarım var, aşağıda bir odam var, orada canım ne istiyorsa onu yapıyorum. Yazmak istiyorsam yazıyorum, ürünlerimin fotoğraflarını çekiyorum. Boyamak istiyorsam boyuyorum. Her oyuncağım elimin altında oluyor. Giderim araştırırım, bulurum en güzelini, en iyisini. O senin sabah gördüğün de tamamen bütün kış yorulmuş bir tane kız çocuğunun kendine bir alan yaratması aslında. Tek başıma yapabilirim birçok şeyi. Tiyatroya, sinemaya tek başıma gidebilirim, kendi kendime yemek hazırlayıp, kendime mum yakıp yemeğimi yiyebilirim. Kendime sabah uyandığımda müziğimi açabilirim, balkonda kahve keyfini yapabilirim. Severim kendimi eğlemeyi. O yüzden de ne varsa evimde var. Bir de tek başıma evimde nasıl varlık gösterebiliyorsam, sokakta da bunu yapabiliyorum. Bir kere mesela, bir sabah, çıktım Asmalımescit’ten Fenerbahçe Burnu’na kadar yürüdüm kulağımda müzikle. O anda ne istiyorsa canım onu yapabilirim. Anneannem “Akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine, deli ol dünya senin kahrını çeksin,” derdi. Bu benim için kendime yaptığım en güzel delilik

Kimseye bir kahır vermiyorsunuz ama.

Vermiyorum tabii ki ama yadırgıyor insanlar bazen. Çünkü insanlar yalnız kalamıyorlar artık çok. Herkes o kadar birbirine bağımlı ki. Ama bunun sebebi de yetiştirilme biçimimiz, coğrafyamız. Tek başına bir şey yapmak istiyorsan bencil oluyorsun, sadece kendini düşünüyor oluyorsun. Senin bireysel hakkın, kararın ya da özgürlüğün, alanın olduğu fikrine kimse inanmak istemiyor. Neden? Çünkü biz çok kalabalık ailelerde büyümüş çocuklarız. Hadi oraya da birlikte gidilsin, hadi bu çay da birlikte içilsin. Paylaştıkça mutlu oluyoruz. Ben de öyleyim. Bakma böyle söylüyorum ama gelsin arkadaşlarım, dostlarım, sofra kurayım, eğlenelim, içelim, yiyelim, tabii ki ben de çok mutlu oluyorum. Sadece o bağımlı olma hâli çok acayip. Ben seviyorum tek başıma vakit geçirebilmeyi. Çünkü o zaman düşünebiliyorum galiba bu oyunculuk yolculuğunda, yaş da yavaş yavaş ilerledikçe, ruh oturup daha da katmanlandıkça, hayatta her güne ne kadar katmanlı bakıyorsan, karakterlere de öyle bakmaya başlıyorsun. Mesela bundan 10 sene önce olsaydı elbette bu role bambaşka bakıyor olabilirdim, 10 sene sonra da daha farklı olacak. Uzun sürmesini isterdim tabii ki ama şansı bu kadarmış.

İzlerken beni etkileyen farklı bir tavrı, güçlü bir duruşu olması oldu. Hep aynı tarz kadınlar görmekten fenalık geldi içimize.

Televizyon birazcık öyle. Dijitalde daha özgürsün nispeten. Başını biliyorsun, sonunu biliyorsun, sekiz bölüm önüne senaryo gelmiş oluyor. Uzun bir sinema filmi çeker gibi her şeyine ince ince çalışıyorsun. Ama televizyon dizilerinde böyle bir şansın olmuyor, bazen beş bölüm önce ne oynadığını unutabiliyor insan karakter yolculuğu içerisinde. Hep aynı aksa gidildi bence maalesef süreler yüzünden. Hep basma kalıp, hep arzulanan profiller çizildi. Hikâyeler değişti ama kadınlar birbirine benzedi. Bir iş tuttu, onun bir benzeri yapıldı. O zaman da sıkışıyor tabii sektör. Bir de sansür var, otosansür var, ne kadar özgün olabiliyorsun ki zaten? Kendini sıyıran işleri tenzih ederim.

Oynadığınız dizilerde “Bu kadın böyle değildi, bambaşka birine dönüştü,” dediğiniz olmuş mudur?

Sosyal medya tepkilerine göre hikâyelerin dönüştüğüne şahitlik ettim. Yolda bazı yapımcılar karar değiştirebiliyorlar ya da bazı kanallar. Her yapımın seyircinin reaksiyonuna göre hikayesini şekillendireceğini sanmıyorum ama başıma geldi mi diye sorarsan, evet, hikâyenin evrildiğini gördüm seyircinin reaksiyonuna göre. Ama oynadığım bir kadın, buradan nasıl buraya geldi demedim, tuttuğum zaman hiç bırakmadım ben karakteri sanki. Çok taban tabana zıt, beni ürkütecek derecede başka yere gidecek bir noktaya da hiç gelmedi zaten. Yönetmen, senarist, oyuncu ne kadar birbiriyle iletişim hâlinde olursa o kadar iyi ya nihayetinde, ben şanslıydım o konuda. İlişkilerim hep güzel oldu.

Bazı oyuncular dijitalde seçenekler arttıkça “Artık ben ana akıma iş yapmayayım,” noktasına geldi. Siz direniyorsunuz.

Gönül ister ki iki mecrada da ol, hepsini birlikte yapabil ama tabii şu an dijitalin sunduğu özgürlük alanı ve çalışma koşulları çok daha çekici geliyor. Televizyonda bir bölümü altı günde çekiyoruz. Dijitalde bazen tek bir sahneyi bir gün boyunca çekebilme lüksün oluyor. Bu bir oyuncu için müthiş bir şey. Biz bunu unutmuşuz uzun senelerdir. Ben ilk Netflix’e dijital işimi yaptığım zaman onun şokunu yaşadım. O deneyimimde yaşadığım sinema tadı, o her şeyin düşünülmüş olması muazzam. Sana sadece orada kendini sahneye bırakmak, üzerine daha da eklemek, keyfini sürmek kalıyor .Ana akımda da keyifli yapıyoruz ama zaman çok dar ve yapacak çok iş oluyor. Benim için bir iş yaparken amaç yapabildiğimin en iyisini yapmak dolayısıyla televizyona iş yaparken hayat haftanın altı günü sürekli işe gidip geldiğin, akşam evine belirsiz saatlerde döndüğün, alelacele senaryona baktığın, perperişan yattığın bir biçime dönüşüyor. Bunu hiç kimse istemez ama maalesef böyle. O yüzden de bunu yapmaktan vazgeçmiş meslektaşlarımı çok net anlayabiliyorum. Ben hâlâ direniyor muyum, evet direniyorum. Çünkü öyle hissediyorum. Hissetmediğim bir şey olsaydı, çıkıp oynamazdım diye düşünüyorum.

Dizilerde oynamaya konservatuvardeyken başlamıştınız, değil mi?

2007’de ilk dizimi yaptım. 2006’da girmiştim konservatuvara. Öğrenciyken başladım fakat beceremedim.

O ne demek?

Olmadı, yeterli değildim. Hiçbir deneyimim yoktu ve başrol olarak bir anda bir işin içinde gördüm kendimi. Hiç de doğru yönlendirildiğimi düşünmüyorum o dönemler. Birilerinin bana doğruyu söylemesi gerekiyordu, “Bir dakika kızım, konservatuvara yeni girdin, tamam lisede de tiyatro okudun ama bunlar yeterli değil, seni bizim buraya koymamız ateşe atmak aslında, dur bakalım bir,” hani. Hiç kimse böyle bir şey söylemedi. Ben de bodoslama bir anda bir işin içinde buldum kendimi bir heves. Sonra işin kendisi de başarısız oldu, ben de başarısızdım. Düşünsene 22 yaşındayım daha, senaryo gereği başıma pişmiş tavuğun başına gelmeyen bir sürü şey geliyor, hiçbirini özümseyemiyorum, anlayamıyorum. İntihar ediyorum, hamile kalıyorum, o bir zamanların klişe dizi senaryolarının içerisinde başrollerin başına gelen olaylar silsilesi var ya. Hiçbirini mümkün değil anlamam, nasıl ifade edeyim kendimi? Kulaktan dolma basmakalıp yöntemler de yetmiyor sana, daha ruhun oturmamış ki. Üstüne üstlük kilometre de almamışsın. Araba sürmeyi yeni öğrenmişsin, oturmuşsun direksiyonun başına, arazidesin, altında ne var? Range Rover. Sonra iki-üç kere daha kalkışmalarım oldu. Baktım ki olmuyor, o dönemde de uğursuz ilan ediyorlardı işleri tutmayan başrol oyuncularını. Dedim ki, “Adım uğursuza çıkacak, sonra inmeyecek. Birce saçmalama, demek ki yapamıyorsun, inat etme, bir şeyler eksik, önce onları tamamla, acelen yok.” Sonra konservatuvarın bitimine kadar bekledim. Ne zaman en azından iyi bir audition verebileceğime inanacak noktaya geldim, o zaman başladım yeniden. Yıl 2010’du. “Yer Gök Aşk Oldu” işte zaten.

Güzel bir kadın olmak avantaj mı oldu dezavantaj mı diye soracaktım ama biraz dezavantaj olmuş size başlarken anladığım.

Tabii öyle oldu. Bence hâlâ güzel olmak, televizyonda dezavantaj. Görüyorum, çok güzel çocuklar, güzel güzel kızlar, hep yolda, sahada öğreniyorlar hâlâ her şeyi. Biz de öyle öğrendik ama bir şeyler değişmiş olmalıydı. Hoş değişiyor da. İşte oyuncu koçları var, yeni teknikler deneniyor, bence bizden daha şanslı ve aktifler o anlamda. Ama televizyonda bir kız güzel olduğu zaman çok fazla çirkinleşmeye hakkı yokmuş gibi davranılır.

Siz de böyle bir şey yaşıyorsunuz o zaman?

Yaşamıştım küçükken. Ben direte direte mesela sevgili Gül Oğuz’a “Zişan’ı oynamak istiyorum,” dediğimi hatırlıyorum. Çünkü istemiyordum başrol olmak, aman hep güzel olsun kaygısı. O zamanki aklım ve tepkim böyleydi. Yaptığımız işin ticari olduğunu kabul etmemekte direndiğim zamanlardı. Ama televizyonun hikâyesi bu zaten.

Hayatta böyle bir kaygınız var mı, güzel kalmalıyım, hep bakımlı olmalıyım gibi?

Ö Yani, televizyonda iş yaptığım sürece tabii ki. Kaygı değil ama özen gösteriyorum. Yaşantıma, beslenmeme, bakımıma özen gösteriyorum ama hayatın bir gün, bir anda değişebileceğini bildiğim için, oraya takık yaşamıyorum. Ama güzel bir kadınsan, güzel kalmak istersin tabii ki. Kim istemez? Eğer bir sıkıntın yoksa, kendine bakmayı seversin, bir de benim mesleki olarak bunu ekstradan yapmam icap ediyor. Tek fark bu.

Vestel Sade Türk Kahvesi Makinesi ile hem kıvamı tam Türk kahvesinin hem de keyifli sohbetlerin tadını çıkarın!

Sponsorlu İçerik

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ